Kök Çeşitleri Bunlardan başka özel görevler yapan besin depolayıcı depo kökler, tırmanmayı sağlayan tutunma kökleri, gövdeyi dik tutan destek kökleri, bitkinin parazit yaşamasını sağlayan sömürme kökleri gibi kök çeşitleride vardır. Bitkinin toprak altında kalan kısmıdır. Üç önemli görevi vardır: Şekilde bir kazık kökün kısımları görülüyor. Kazık kök, saçak kök ve depo kök olmak üzere üç çeşittir: Bitkide bütünlüğü oluşturan kısımdır. Üç önemli görevi vardır: Tepe tomurcuğu: Bitkinin boyca büyümesini sağlar. Otsu gövde: Tek yıllıklı bitkiler otsu gövdeye sahiptir. Bu bitkilerde kambiyum dokusu bulunmaz. Sebzeleri oluşturan bitkilerin gövdeleri bu çeşittir. 1. Terleme olayının gerçekleştiği yerdir. Terleme topraktaki suyun alınmasında ve atık maddelerin dışarı atılmasında rol oynar.
Bitkilerde temelde iki çeşit kök bulunur.
http://fencim.cjb.netKök, Gövde, Yaprak
Kök
1. Bitkinin toprağa tutunmasını sağlar.
2. Suyu ve suda erimiş maddeleri alır.
3. Bazı bitkilerde kök besin depo eder. (örn; havuç) Kökün kısımları
Ana kök: Tek yıllık bitkilerde bulunmaz. Çok yıllık bitkilerde bir tanedir.
Yan kök: Ana kökten çıkan pek çok köktür..
Emici tüyler: Emici tüyler topraktan suyu ve suda erimiş maddeleri alır. Bunların ömürleri az olmamaklar beraber ölenlerin yerine sürekli yenileri gelir.
Yüksük: Kökün en ucunda bulunan ve kökün toprak içersinde ilerlemesini sağlayan kısımdır.Kök Çeşitleri
1. Kazık kök: Ana kök ve yan köklerden oluşur. Fasulye,lahana ve havuç kökleri bu tür köke -örnektir
2. Saçak kök: Ana kök bulunmaz. Kök bir püskül şeklinde tek noktadan çıkar. Mısır, buğday, soğan bitkilerinin kökleri böyledir.
3. Depo kök: Besin depo edebilen köklerdir. Havuç, turp, pancar gibi bitkilerin kökleri böyledir. Gövde
1. Yaprak ve dalları taşımak.
2. Köklerden alınan suyu yapraklara, yapraklarda fotosentez sonucu üretilen besinleri depo organlarına taşımak.
3. Bitkinin boyca uzamasını ve ayakta kalmasını sağlar.Gövdede oluşan tomurcuk çeşitleri
Yan tomurcuklar: Dal ve yaprakları oluşturur.
Çiçek tomurcukları: Çiçeklerin oluşumunu sağlar.Gövde çeşitleri
Odunsu gövde: Çok yıllık bitkiler odunsu gövdeye sahiptir (örn; ağaçlar). Çünkü çok yıllık bitkilerde kambiyum dokusu bulunur.
Depo gövdeler: Besin depo edebilen gövdelerdir. Örn; patates, kaktüs bitkilerinin gövdeleri bu tür gövdelere örnektir.Yaprak
Yaprağın görevleri
2. Bitkide fotosentezin gerçekleştiği yerdir dolayısıyla besin maddelerinin üretildiği yerdir.
3. Yapraklar çiçekli bitkilerde farklılaşarak çiçek ve çiçeğin kısımlarını meydana getirir.
http://fencim.cjb.net
ads
|Fen Bilgisi| Kök nedir - Kök çeşitleri nelerdir - Kökün görevleri
Derrida, 20 Ekim 2011 Perşembe|Medeniyetler Tarihi| Ahlatşahlar (Ermenşahlar, Sökmenliler) Beylikler
Derrida,Ahlatşahlar (Ermenşahlar, Sökmenliler) Beyliği 1100 senesinde Sökmen el-Kutbî tarafından kuruldu. 1207 senesinde Ahlat şehrine Eyyûbîler'in davet edilmesiyle son buldu. Ahlat’ta kurulan bu devlete Ahlatşahlar ve Ermenşahlar denildiği gibi, kurucusu olan Sökmen’den dolayı, Sökmenliler de denilmektedir. Sökmen (Sökmen-I), Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın amcasının oğlu Kutbeddîn İsmâil’in kölesiydi. Bu yüzden Sökmen el-Kutbî diye tanındı. Kendisini yetiştirip, Muhammed Tapar’ın kumandanlarından oldu. Adaleti ve iyiliğiyle şöhret kazanan Sökmen, Mervânîlerin Ahlat Emîri halka kötü davranınca, bu şehre çağrıldı ve ordusuyla o sıralarda Doğu Anadolu’nun en kalabalık ve müstahkem bir şehri olan Ahlat’a geldi. Savaşmadan şehri teslim aldı. O zamanlar Âzerbaycan ve Arran (Karabağ) melîki olan Muhammed Tapar, bu hizmetlerinden dolayı Ahlat ve Van çevresine, Sökmen’i vali tayin etti. Böylece 1100 (H.494) senesinde, Ahlatşahlar Devletinin temeli atılmış oldu. Van Gölünün batı sâhilinde bulunan Ahlat’ta, 12. asrın başlarında kurulmuş olan bir Türk devleti.
Gittikçe kuvvetlenen Sökmen, Meyyâfârikîn'i (Silvan) topraklarına kattı. 1109’da, Haçlılara karşı, Sultan Muhammed Tapar’ın teşkil ettiği ittifaka katıldı. Musul Emîri Mevdûd ve Artuklu Emîri İlgâzi ile birlikte, Haçlıların elinde bulunan Urfa’yı kuşattılar. Urfa Kuşatması iki ay sürdü. Haçlılara yardım geldiğini gören Türk müttefik kuvveti, muhasarayı kaldırarak, Harran’a doğru geri çekildi. İki ay süren muhasarada Türk askeri, epey zayiat vermiş ve yorulmuştu. Askerlerini daha fazla zayi etmek istemeyen müttefikler, çekilmeyi daha uygun buldular.
Sultan Muhammed Tapar, 1111 senesinde Musul Emîri Mevdûd komutasında bir orduyu, Haçlılara karşı görevlendirdi. Hasta olmasına rağmen, Sökmen de askerleriyle birlikte bu orduda yer aldı. Fakat, 1112 senesinde, ordu, Haçlılarla çarpışırken, vefat etti. Sökmen’in cenazesi, askerleri tarafından Ahlat’a götürülerek defnedildi. Onun zamanında, Sökmenli Beyliği, başşehir Ahlat olmak üzere Malazgirt, Erciş, Adilcevaz, Eleşkirt, Van, Tatvan, Erzen, Bitlis, Muş, Hani, Meyyâfârikîn (Silvan) ve Bargiri şehirlerini elinde bulunduruyordu. Sökmen’den sonra; beyliğin başına, oğlu İbrahim, onun vefatından sonra diğer oğlu Ahmed, Ahmed’den sonra İkinci Sökmen geçti (1128).
Sökmenli (Ahlatşahlar) Beyliği, çocukluk dönemi hariç, İkinci Sökmen Bey zamanında en iyi devresini yaşadı.
Bu sırada Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1174 senesinde bağımsızlığını ilan ederek, Eyyûbî Devleti'ni kurdu. Ülkesini genişleten Selâhaddîn Eyyûbî, Doğu Anadolu’yu da topraklarına katmak istiyordu. 10 Temmuz 1185'te vefat eden İkinci Sökmen’den sonra tahta geçecek bir kimsenin olmayışı, Selahaddin Eyyubî’ye arzusunu gerçekleştirme fırsatı verdi. Amcasının oğlunu, bir ordu ile Ahlat üzerine gönderdi. Fakat, Sökmenlilerin dirayet ve kuvvet sahibi beyi Seyfeddin Begtimur, duruma hakim olarak tahtı ele geçirdi. Yedi senelik bir iktidardan sonra, 1193 yılında damadı Aksungur tarafından tahttan indirildi. Aksungur, kayınpederinin yerini aldı ve kayınbiraderini hapsetti. 1197 senesinde ölen Aksungur’un yerine, Sökmen’in kölesi Atabeg Kutluğ geçti. Yedi günlük bir saltanattan sonra, halk tarafından tahttan indirildi. Yerine Begtimur’un oğlu Muhammed geçtiyse de, karışıklıklar bir türlü durmadı. Gürcülerin saldırısı, Erzurum melikinin yardımıyla atlatılabildi. Beyler arasında kavga devam etti. Halkın davet etmesi üzerine, Necmeddin Eyyûbî, 1207 senesinde Ahlat’a geldi ve şehri teslim alarak, Sökmenliler Devletine son verdi.
Kültür ve medeniyet
Her Türk-İslâm devleti gibi, ülkelerin tamiri ve insanların maddî ve manevî refaha ulaşmasını gaye edinen Sökmenliler (Ahlatşahlar) de, belde halkını huzura kavuşturmak için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Hükümdar ailesi ve çevresindeki devlet büyükleri, şanlarına yaraşır eserlerle beldelerini süslediler. Ahlat, Bitlis, Muş gibi, hakimiyet sahalarına giren şehirlerde, camiler, hastaneler, hamamlar, köprü ve medreseler yaptırarak, halkın sosyal ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Şehirlerin kale ve surlarını tamirle de, savunma tedbirleri aldılar. Emirlerinde bulunan insanların eğitimine çok önem verdiler. Onların, dinlerini en iyi şekilde öğrenmelerini temin için, üstün vasıflara sahip din adamı yetiştiren medreseler açtılar. Derviş gâziler için dergâhlar açıp, hürmet gösterdiler.
Toprakların en iyi şekilde değerlendirilmesi için, ziraî çalışmalara ehemmiyet verdiler. Elde edilen ürün ve temin edilen huzurla, insanlar refah içinde yaşadılar. Sağlanan refah sayesinde, kültür faaliyetleri hızlandı.
Ahlat’ta yetişen âlimler ve sanatkârlar, çevre memleketlere yayıldılar. İlmiyle âmil âlimlerin ve mücahid gâzilerin yurdu olarak tanınan Ahlat, Kubbet-ül-İslâm adıyla anılmaya başlandı. Ahlat’tan, Safiyüddîn Ebü’l-Berekât, Şeyh Mü’min ed-Darîr, Yahyâ bin Ahmed Hudâ-dâd, Muhammed bin Melik-dâd gibi âlimler yetişti. Konya Alâeddin Camiinin mimarı Hacı el-Ahlâtî, Tercan’da Mama Hatun türbe ve kervansarayının mimarı Mufaddal el-Ahlâtî ve Divriği Dârüşşifâsının mimarı Hurremşâh el-Ahlâtî gibi sanatkârlar, Ahlat’ta meydana gelen kültür ve medeniyet muhitinde yetiştiler. Yine Ahlatlı kimyager İbrahim bin Abdullah da boyacılıkta, bilhassa lâcivert imalinde mahir, tıp ve başka ilimlerde meşhurdu.
Çok çalışkan olan Ahlatlılar, Van-Tatvan-Vastan limanları ile Ahlat-Erciş arasında, büyük gemiler çalıştırdılar. Ticaret yaptılar. Van Gölü'nde acemiliklerini çıkaran Ahlatlı gemiciler, Karadeniz’de de ticarî faaliyetlere giriştiler. Tebriz’den gelen ticaret yolu üzerinde bulunan Ahlat, iki milyon altın vergi tahsil edebilecek bir şehir hâline geldi. Ticaret yolları üzerinde, hanlar ve kervansaraylar yaptıran Ahlatşahlar, tüccarlara kolaylıklar sağladılar. Buranın sanatkârları, demircilik ve çilingirlikle meşgul oldular. Ayrıca, Ahlat civarındaki kuyulardan çıkarılan kırmızı ve sarı renkli arsenik, komşu memleketlere ihraç edildi.
Kaynak: Genel Türk Tarihi / dallog.com
Ahlatşahlar
Bu beyliğe, Ermenşahlar Beyliği, Sökmenliler Beyliği de denir. Sultan Melikşah'ın amcasının oğlu olan Kutbeddin İsmail, 1080 yılında Azerbaycan genel valiliğine tayin edilmişti. Kutbeddin İsmail'in kumandanlarından olan Sökmen, Büyük Selçuklu sultanı Melikşâh'ın amcası Yâkûtî'nin oğlu olan Kutbeddîn İsmâ'il'in gulâmı (yardımcı-hizmetli) idi. Kısa zamanda kendini göstermiş ve süratle yükselerek kumandan olmuştur. Adâleti ve iyiliği ile şöhret kazanan Sökmen, Mervânîlerden Ahlat'ta hâkim olan emîrin halka kötü davranması sonucu bu şehre davet edildi. Sökmen askerleri ile Ahlat'a gelerek, şehri teslim aldı. Burada bir hükümet yani beylik kurdu. Aileye de bundan sonra Ahlat Şahları (Ahlatşahlar) ve Ermenşahlar denildi.
Sökmen Bey, 1108'de Meryafarikin'i ele geçirdi ama onun ölümünden sonra bu şehri Artuklular aldılar (1121). Ahlatşahlar komşu beyliklerle (Artuklu, Saltuklu, Mengücek beylikleriyle ) nüfuz çekişmeleri içinde geçen sürelerde güçlerini korudular. XII. yüzyılın ikinci yarısında hakimiyet sınırlarını Kars'a kadar genişlettiler. Fakat 1207 yılında, İzzettin Balaban'ın beyliği sırasında, Eyyûbîler bu beyliğe hakim oldu.
Melik Muhammed Tapar'ın başarılı hizmetlerinden dolayı Ahlat ve Van çevresini ona iktâ etmesiyle Ahlatşâhlar Beyliği kurulmuş oldu (1100). Sökmen daha sonra Haçlılara karşı yapılan savaşlara iştirak etti ve Haçlılar üzerine tertip edilen bir sefer sırasında öldü. Bu beylik emîrlerinden II. Sökmen (1128-1185)'in çocukluk yıllarının buhranlı geçmesine rağmen, daha sonra Ermenşâhlar Devleti onun zamanında en parlak devresini yaşamıştır. Selahaddîn Eyyûbî'nin genişleme siyâseti Doğu Anadolu devletleri için bir tehlike teşkil ediyordu. II. Sökmen komşu beylerle bu tehlikeyi önlemeğe çalıştı. Diğer taraftan Artuklu İlgazi'nin ölümü üzerine (1184), yerini, küçük yaştaki oğlu Hüsâmeddîn Yavlak Arslan almıştı. II. Sökmen, Yavlak Arslan'ın dayısı olması sebebiyle Artuklu ülkesinin idaresine de karışıyordu.
Eyyûbîler ise Doğu Anadolu'daki Türk devletlerini hâkimiyetleri altına almak fikrinden vazgeçmiyorlardı. Nitekim bir süre sonra II. Sökmen'in kölelerinden İzzeddîn Balaban, beyliğin idaresini ele geçirmek isterken meydana çıkan karışıklıktan yararlanmak isteyen Meyyâfârıkîn hükümdarı Necmeddîn Eyyûb, Ahlat üzerine yürüdü. Balaban ona karşı Erzurum Melîki Tuğrul-şâh'dan yardım istedi. Bu iki hükümdar Necmeddîn'i mağlûp ettiler. Ancak Tuğrul-şâh'ın da bu ülkede gözü vardı ve bu sebeple Balaban'ı öldürdü, fakat halk onu Ahlat'a sokmayarak Melik Evhad Necmeddîn Eyyûb'u davet etti. Bu suretle Eyyûbîlerin arzuları gerçekleşmiş ve Ahlatşâhlar Beyliği ortadan kalkmış oluyordu.
Zikir anmak, Allah'ı hatırlamak, her sözünde ve her işinde O’nun emirlerine uymak, yasakladıklarından sakınmak. (Bkz. Tasavvuf) Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.
Kültür ve Medeniyetler - Hititlerin geçim kaynakları
Derrida,Hititlerde Tarım ve Ticaret Yazılı kaynaklardan öğrendiğimize göre Hitit İmparatorluğu'nda halkın başlıca geçim kaynağı tarımdı. Bununla beraber yine tabletlerden edinilen bilgiye göre çeşitli mesleklerde çalışanlar olduğu gibi, ticaret yaparak zengin olanlar da az değildi. Ulaşım ve ticaret kağnılarda gördüğümüz disk şekilli dört tahta tekerlekli öküz arabaları ve özellikle eşekler ve katırlarla gerçekleştiriliyordu. Yolların bakımı saraya bağlı prenslikler ve beyliklerce yapılıyordu. IV.Hattuşili'nin bir mektubundan anlaşıldığına göre Hititler demir madenini topraktan çıkarmasını biliyor ve ondan çeşitli aletler ve mobilya yapabiliyorlardı ancak bu iş uzun zaman alıyordu. Gümüş çubuklar Hatti, Hitit Beylikleri Devri'nde olduğu gibi Hititlerde de alışveriş aracı, yani bir çeşit para olarak kullanılıyordu. HİTİTLER TARİHİ gibi el yapımı seramik araçlara, madenlerinin üzerine oyulmuş, özen gösterilerek işlenmiş küçük el sanatı ürünlerine rastlanmıştır. Anadolu'ya M.Ö. yaklaşık 2000 yılında küçük topluluklar halinde gelerek Kızılırmak'ın çizdiği yay içine yerleşen ve büyük imparatorluk kuran Hint-Avrupa kökenli bir kavimdir. 20.yüzyıla kadar bu halka ilişkin pek az bilgi vardı. Ama arkeologların sabırlı çalışmaları sonucunda Babil ve Asur uygarlıklarının en parlak dönemleri öncesinde Hititler'in büyük bir uygarlık kurduğu ortaya çıktı. Hititler'in hangi yolla Anadolu'ya geldikleri bilinmemektedir. O çağlarda Hatti ülkesi olarak anılan bu topraklarda hattiler yaşamaktaydı. Günümüzde ise eskiden bu bölgede oturanlara Hititler, dillerine de Hititçe denmektedir. Hitit adı Tevrat'ta birçok kere adı geçen Hit oğulları'na izafeten modern araştırmacılar tarafından verilmiştir. Hititler'in Anadolu'ya geldikleri dönemde özellikle Orta Anadolu ile Mezopotamya arasında sıkı bir ticaret ilişkisi vardı. Asurluların M.Ö. 19. ve 18. yüzyıllarda bu bölgenin çeşitli yerlerinde birçok ticaret kolonisi kurmuşlardı. Bu sırada Anadolu küçük krallıklara ve beyliklere bölünmüştü. Yerleştikleri bölgede yerel krallıkların yönetimlerinde söz sahibi olan Hititler zamanla bütün Anadolu'yu egemenlikleri altına alarak büyük bir imparatorluk kurdular. Alişar, Alaca Höyük, Konya Karahöyük, Acem Höyük, Kırşehir'de Kaman Kale Höyük ve Eski Yapar gibi yerleşmelerde de türün çeşitli kalıntıları bulunmuştur. Hitit Uygarlığı'nın Başlıca Dilleri Filoloji çalışmalarının verdiği sonuçlara göre Anadolu'da Hitit Uygarlığı döneminde başlıca üç Hind-Avrupa iki de azyanik dili konuşuluyordu. Hind-Avrupa dilleri; Nesi, Luvi ve Pala dilleri idi. Nesi, Hitit Devleti'ni Kuran Hind-Avrupa boyunun kendi diline verdiği addır ve bu sözcük Kültepe'nin eski adı olan Neşa'dan gelmektedir. Boğazköy metinleri bu dille yazılmıştır. Luvi dili Güney Anadolu'da Lykia'dan Adana'ya uzanan ve Arzava ile Kizzuvatna ülkeciklerini içeren bölgelerde kullanılıyordu. Pala dili Paflagonya Bölgesi'nde, yani Kızılırmak'la Sakarya arasındaki yörelerde konuşuluyordu. Hattice (protohattice) ile Hurca'nın da azyanik dillere bağlı olduğu araştırmalarla ortaya kondu. Hititolojinin ortaya yeni çıktığı sıralarda bu gibi ayrıntılar iyi bilinmediğinden, yanlış olarak Hititlerin diline Hititçe denilmişti. Sonra bu yanlışı gidermek için Hititlerden evvelki Orta Anadolu halkına Çivi Yazısı ve Hiyeroglif Hititlerin çivi yazısının, türü bakımından, Üçüncü Ur Hanedanı'nın Eski Babil öncesine (M.Ö.2150-2050) ait olması gereken ancak bulunmamış bir çeşidinden alındığı kabul edilmektedir. Bugün genellikle bu yazıyı Hititlerin ilk kez Eski Hitit Krallığı Dönemi'nde kullanmaya başladıkları kanısı egemendir. Bu çivi yazısı ile Hititler, sözcükleri hecelerle yazıyorlardı. Hititlerin çivi yazısından başka bir de hiyeroglif, yani kutsal oyma anlamına gelen resimli yazıları vardı. Bu yazı türünde de hecelerle yazmak aşamasına ulaşmış olmakla beraber daha eski bir anlatım şekli olarak her sözcüğün bir tek işaretle tanımlanması da hala yaşıyordu. Hitit Dilinin Çözümü 1907'de gün ışığına çıkarılan Boğazköy tabletleri Birinci Dünya Savaşı sürecinde araştırılmaya başlandı. İlk çözümü Çek bilgini B.Hrozny verdi ve 1915 yılında Hitit gramerinin bir özetini sunarak Hititçenin bir Hind-Avrupa dili olduğunu kesinlikle ortaya koydu. Ancak Hrozny'nin çalışmaları bir başlangıçtı ve ortaya koyduğu sadece bir taslaktı. Onun arkasından başta Ferdinand Sommer, Hans Ehelolf, J.Friedrich ve Albrecht Götze Hitit dilini sistematik bir biçimde ele aldılar. Hrozny hem Hind-Avrupa dilleri uzmanı değildi hem de Hititçedeki sözcükleri öteki Hind-Avrupa dillerindeki benzerlerinin anlamları ile ele alarak kaba taslak bir çözüm yapmıştı. Ferdinand Sommer ve diğer üç bilgin herhangi bir Hitit sözcüğünün gerçek anlamını bulmak için, onun geçtiği diğer bütün Hitit metinlerinde de aynı anlamda olup olmadığını kontrol ettikten sonra tespit ettiler. Böylece bu sistematik çalışmalarla Hitit dilinin büyük bir bölümü 1930'larda çözülmüş durumda idi. Öyle ki bu çalışmalara dayanarak Albrecht Götze 1933'te Hitit Uygarlığı'nı bütün ayrıntılarıyla anlatan kitabını yayınladı. Bugün de bu önemli kitap yan alanlarda çalışanlara olduğu gibi hitotoglara da ilk kaynak olarak yardımcı olmaktadır. Hititlerin Anadolu'da oturduklarını herkesten önce gören İngiliz bilgin A.H. Sayce yapmıştır. Ancak ilk yoğun çalışmalar 1930'da Bossert, Forrer, Hrozny, ve Meriggi gibi bilginler tarafından yapıldı ve elle tutulur sonuçlar elde edildi. Bunlardan sonra H.G. Güterbock Boğazköy'de bulunan kral mühür baskılarını inceleyerek hiyeroglif çözümlerine büyük katkıda bulundu. Çünkü bunlarda kral isimleri hem çivi yazısı ile hem de hiyerogliflerle yazılı idi. Hiyeroglif araştırıcılarına daha sonra Sedat Alp katıldı ve kombinasyon metodu ile Hitit şahıs adlarını ele alarak bu alanda önemli sonuçlara ulaştı. Sedat Alp son zamanlarda Karahöyük'te bulduğu mühür baskılarını da yayınlayarak hiyeroglif çalışmalarında yeni adımlar attı. Hitit Devleti'nin Kuruluşu Hatti-Hitit Beylikleri'ndeki büyük prenslikler biçimindeki gelişme, güçlü bir krallığın ortaya çıkmasına doğru ilk adımdı. Anadolu'nun daha uzun süre dağınık ve küçük prensliklerin elinde kalması, dışarıdan gelebileceklere elverişli ortam yaratıyordu. Böylece dış tehlike karşısında Anadolu beyliklerinden bazılarının birlik olmaları doğal kabul edilebilecek bir oluşmadır. Nitekim beyliklerin birbirleriyle yaptıkları savaşın sonunda Hattuşa'da Eski Hitit Krallığı'ı kurulmuştur. Bu krallardan önemlileri şunlardır: I.Hattuşili: Hitit İmparatorluğu'nun kurucusu dirayetli kral I.Hattuşili, ilgi çekici vasiyetnamesi ile Hitit anlatı sanatının güzel bir örneğini vermiştir. Boğazköy'de 1957 yılında Büyükkale K Yapısı'nda ele geçen iki dilli bir metinden, Hattuşa'da kurulan Eski Krallık hanedanının ilk hükümdarının I.Hattuşili olduğu anlaşılmaktadır. Hattuşili'nin vasiyetnamesinden ilgi çekici bir bölüm: “İşte ben hastalandım. Size halefim olarak genç Labarna'yı söyledim: “O tahta otursun!” Ben, kral, onu oğlum diye çağırdım. Onu kucakladım ve onu yücelttim. Daima onun arkasından koştum. O, bir oğul gibi davranmadı. O, gözyaşı dökmedi, acımadı. O buz gibi soğuk ve acımasızdır. Ben kral onu tuttum ve onu yatağına getirdim: “Bu ne? Hiç kimse kız kardeşinin oğlunu büyütmesin! O, kralın sözüne aldırmadı. Bir yılan olan anasının sözünü dinledi. Ona erkek kardeşleri ve kız kardeşleri her zaman soğuk sözler götürdüler. O, onların sözlerini dinledi. Ben kral bunları işittim. Şimdi savaşa karşı savaş açıyorum...” I.Murşili: Babil'i yıkarak Hammurabi sülalesine son verdi. İmparatorluğun Mezopotamya'ya ve deniz kıyısına ulaşma politikasını saptadı. Hattuşili'nin torunu ve adoptis oğlu olduğunu Hattuşili'nin vasiyetnamesinden anlıyoruz. Murşili, büyükbabası Hattuşili'nin Suriye'yi ele geçirme politikasını bilinçli olarak sürdürmüş, ayrıca Babil'e kadar uzanıp bu şehri yakıp yıkmış ve böylece M.Ö. 1550 sıralarında Hammurabi sülalesinin son bulmasına neden olmuştur. Bundan sonra Halep artık Hitit Devleti'nin ayrılmaz bir parçası olacaktır. Murşili'nin güçlü iradesi ne yazık ki saray entrikasına kurban gitti. Bu dirayetli hükümdar, başarılı Babil seferinden dönüşünde, eniştesi Hantili ve onun kayınbiraderi Zidanta tarafından öldürüldü. I.Hantili: Elini kana bulayarak tahta geçen Hantili'nin adı Luvice'dir. Kendisi belki de güneyden gelmiş bir Luvili idi. I.Hantili dönemi üzerindeki bilgimizi de Telipunu'nun “Hitit Tarihi Özeti”ne borçluyuz. Bu metne göre Hantili de Suriye'yi elde tutma politikasını sürdürmüştür. Ancak Hurrilerin saldırıları sonucu Kraliçe Harapşili ile prenslerin öldürülmesi, sarayda ve ülkede taht kavgasının ve kargaşalarının süregeldiğini açığa vurmaktadır. Telipinu: Tahta çıkış yasasını çıkardı. Böylece ülkeyi zayıflatan iç kavgaları önledi. Arzava ile anlaşma yaparak Hitit Devleti'nin bir yabancı krallıkla gerçekleştirdiği ilk antlaşmayı imzaladı. Telipinu, Hititlerin Hattilerden aldıkları bir tanrının adıdır. Tanrı Telipinu darılıp gittiğinde bütün doğa ölür, o gelince de yeniden canlanır. Asıl adı başka olan Telipinu'nun kral olunca bu adı alışı, bilinçli bir davranışa işaret eder. Her ne kadar Telipinu'nun kendisi de tahta bir önceki kralı sürgüne göndermekle geçmişse de, kurduğu yasa ile Eski Hitit Krallığı Dönemi'nde adet haline giren cinayetlere ve taht kavgalarına bir son vermesini bilmiştir. I.Hattuşili ve I.Murşili kendilerinden önceki kralın tayini ile tahta geçtiler. Hantili, Zidanta ve Ammuna ellerini kana bulayarak kral oldular. Böylece Telipinu çok yararlı bir iş yapmış oldu. Telipinu'nun şüphesiz pankuşun, yani soylular topluluğunun da onayı ile kurduğu yasa büyük iş yapmış oldu. Kurduğu yasa Büyük Krallık Dönemi'nde olduğu gibi uygulanacaktır. II.Tuthaliya: Hitit İmparatorluğu'nun Yakındoğu'daki çıkarlarını güvence altına aldı. Yazılı kaynaklarda I.Hattuşili, I.Murşili ve I.Şuppliluliuma gibi en önemli dört Hitit kralından biri olarak yer alır. Büyük Hitit Krallığı'nın kurucusu II.Tuthaliya'dır. Tuthaliya Hattice bir sözcük olup bir kutsal dağın adıdır. Kendisi ile başlayan sülale M.Ö.1190 yılına, yani çöküş gününe değin 250 yıla yakın bir süre boyunca Hitit Ülkesi'ni büyük başarı ile yönetti. Tuthaliya adına Eski Krallık'ın başında da rastlanmaktadır. Bir aralık onun da kral olduğu sanıldığı için tarihçiler Büyük Hitit Krallığı'nın kurucusuna II.Tuthaliya demişlerdir. Ancak daha önce bir Tuthaliya'nın krallık yapmış olduğunu gösteren bir yazılı kaynak yoktur. I.Şuppiluliuma: Hitit İmparatorluğu'nun en güçlü ordu komutanı, en başarılı devlet adamı. Kargamış ve Halpa'yı ele geçirerek oğullarının yönetimine verdi. Akılcı bir siyaset uygulayarak Hurri Bölgesi'nde Mitanni ve Güney Suriye'deki Amurru krallıklarını Hattuşaş'a dostlukla bağladı. Onun döneminde Hitit İmparatorluğu, Yakındoğu'nun egemenliğini Mısır ve Babil ile paylaşıyordu. Şuppiluliuma yasaları çiğneyerek iş başına gelmiş olmakla birlikte Hitit tarihinin en güçlü komutanı ve en başarılı devlet adamı olmuştur. Otuz yıllık idaresi altında Hitit Ülkesi en parlak dönemini yaşamıştır. Hitit tarihinin en önemli komutanı ve en başarılı devlet adamı olan Şuppiluliuma I'in uzun süren idaresi boyunca oluşturduğu Büyük Krallık, Babil ve Mısır'la eş güçte idi ve o çağdaki uygarlık dünyasını bu üç devlet paylaşıyordu. II.Murşili: İmparatorluğun en başarılı krallarından biriydi. Kargamış'a kardeşini, o ölünce yerine onun oğlunu; Halpa'ya yeğenini kral yaparak Yakındoğu'daki Hitit egemenliğinin gücünü sürdürdü. Ayrıca Mitanni ve Amurru gibi tampon devletlerle yapılan antlaşmalarla Hititlerin Mısır'a karşı güçlü durumunu pekiştirdi. Veba duasında dile getirdiği anlatısı Hititçenin en güzel yazın örneklerinden biridir. Muvatalli: Hitit İmparatorluğu'nun en büyük ve en başarılı krallarından biriydi. İnsanlık tarihinin iki büyük devlet arasındaki en eski savaşı olan Kadeş Meydan Muharebesi, onun örnek çalışmaları sayesinde Hititler için olumlu sonuç verdi. Gök tanrısının yan adlarından biri ile adlandırılan Muvatalli, babası Murşili'nin ikinci karısından ikinci oğludur. Muvatalli'nin M.Ö. 1300 yıllarında tahta çıktığı sıralarda, Anadolu'nun batısında karışıklıkların başgösterdiği, ancak genç kralın duruma kısa bir süre içinde egemen olduğu anlaşılmaktadır. Vilusa Prensi Alaksandu ile yapılan antlaşmada hem batıda durumun düzeldiği, hem de güneydoğuda çıkması beklenen olaylara yardımcı sağlandığı görülmektedir; çünkü antlaşmada Alaksandu'nun bölgelerinde olduğu gibi, Hititlerin bir büyük devletle yapacağı savaşlara da ordusu ve arabaları ile yardıma koşacağı kaydedilmektedir. Söz konusu büyük devletler adları ile belirtilmektedirler: Mısır, Babil, Hurri, Assur, Vilusa büyük olasılıkla Troia Ülkesi olmak gerektir. III.Hattuşili: Ağabeyi Muvatalli döneminde Meşedi, yani ordunun beyi olarak Kaşgaları imparatorluğa bağlı kılma başarısını gösteren Hattuşili, II.Ramses ile geciken Kadeş Barış Muahedesi'ni yaparak insanlık tarihinin iki süper devleti arasındaki ilk barış antlaşmasını gerçekleştirdi. Ancak rahip olarak yetişen III.Hattuşili, bir Hurrili rahibin kızı olan eşi Puduhepa ile birlikte dini siyasete alet ederek Hurri inancını Hattuşa'ya soktular ve böylece Hitit kimliğini yaraladılar. Onlardan önceki krallar ve kraliçeler, idarelerindeki Anadolu'da yaşayan dinleri saygı ve hoşgörü ile karşıladıkları gibi, kendi öz inançlarına, Hatti kökenli Hitit dinine de sımsıkı bağlı idiler. Ülkelerine yeni bir din akımının girmesi ve onun siyasete alet edilmesi, imparatorluğun çözülme nedenlerinden biri oldu. IV.Tuthaliya: III.Hattuşili'nin oğlu IV.Tuthaliya'nın krallık süresi de Hitit Çağı'nın parlak bir dönemi idi. Hititler eskiden beri ellerinde bulundurdukları toprakları, Suriye de dahil, olduğu gibi koruyorlardı. Amurru Devleti yine eskisi gibi Hattuşa'ya bağlı bir krallık ve Mısır'la Hitit Büyük Krallığı'nın egemenlik bölgelerinin sınırında bir tampon devletçikti. Her ne denli Tikulti-Ninurta'nın buyruğundaki Assur Devleti, Hattuşa için kaygı yaratacak bir düzeyde bulunuyor idiyse de, Tuthaliya duruma egemendi ve Mısır'ın komşusu Amurru Kralı Şavga Muvaya ile yaptığı antlaşmada ona, Assur Ülkesi ile alışveriş yapmayı yasak edebilecek güçte idi. Tuthaliya: “Senin bir işadamın Assur Ülkesi'ne gitmeyecek, onun bir işadamını kendi ülkene sokmayacaksın, o senin ülkenden de geçmeyecek” gibi kesin buyruklar verebiliyordu. Kesin olarak belirdiğine göre Tuthaliya döneminde Mısır, Hitit, Babil ve Assur o onyılların dünyadaki büyük devletleri idi. Ancak Mısır ve Hitit krallıkları bugünkü güncel deyimle o dönemlerin süper devletleri idiler. Mısır'a Karşı Savaş Hazırlığı Muvatalli, Mısır sorunu ile güvenlik içinde uğraşabilmek için, başkenti Hattuşa'dan alıp Adana bölgesindeki Dattaşşa kentine aktardı. Hattuşa artık başkent olmaktan çıkmıştı; çünkü Muvatalli tanrı heykellerini de Dattaşa'ya götürmüştü. Zaten Hattuşili, kesin olarak Muvatalli'nin Dattaşa'yı başkent yaptığını söylemektedir. Öyle anlaşılıyor ki Muvatalli, kardeşi Hattuşili'ye rağmen Kaşgaların, kendisi Mısır savaşı ile uğraşırken Hattuşa'yı ele geçirebileceklerinden korkuyordu. Bu nedenle Hattuşa Kaşgaların eline geçerse, tanrı heykellerinin götürülmemeleri için onları da beraberinde Dattaşşa'ya götürdü. Muvatalli'nin başkenti güneye aktarmış olması çok yerinde bir tutumdu besbelli. Böylece Luvi Bölgesi de güven altına alınmış, ayrıca büyük çaba için güçlü bir ortak kazanılmış bulunuyordu. Mısır'la savaş II.Ramses'in beşinci krallık yılında, yani M.Ö. 1286 tarihinde yapıldı. Hitit kaynakları savaş hakkında hiçbir bilgi vermemektedir. Buna karşılık çok iyi korunmuş olan Ramasseum, Karnak, Luxor ve Abydos gibi Mısır tapınaklarının duvarlarında bu savaş, yazı ve resimlerle ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır. Bu karşılaşma, tarihin o güne değin en büyük silahlı çatışması, bir bakıma döneminin dünya savaşı idi. Federatif bir devlet biçiminde örgütlenmiş olan Hitit Büyük Krallığı kendisine antlaşmalarla bağlı bütün krallıkların ve beyliklerin bu savaşa katılmalarını sağlayabilmişti. Kadeş Meydan Savaşı M.Ö. 1285 yılında yapıldığını düşündüğümüz Kadeş Savaşı'nın öyküsü kısaca şöyledir: Mısırlılar Amun, Reh, Ptah ve Seth adlarını taşıyan ve bu sırayla arka arkaya giden dört tümenle Nil Ülkesi'nden yola çıktı ve kuzeye doğru yöneldi. Mısır ordusu 20000 kişi olarak tahmin edilmektedir. II.Ramses özel koruyucu birlikleri ile birlikte Amun tümeninin başında gidiyordu. Bugünkü Riblah mevkiinde Orontes Irmağı'nı geçmeden Hitit ordusundan kaçtıkları söylenen ama casus olan iki bedevi geldi ve Mısırlılara katıldı. Bunlar Hitit ordusunun Halep'te, yani çok uzakta olduğunu söylediler. Ancak gerçekte, Muvatalli ise 35000 asker ve 3500 savaş arabası ile Kadeş'in yakınında Homs'un güneybatısında pusuda bekliyordu. Bu sırada Mısırlılar iki Hitit casusu yakaladılar. Casuslar, Mısırlılar'a Hititler'in pusuda beklediklerini söyleyince Mısır ordusu güneye yöneldi. Ancak bu sırada Hititler büyük bir baskın yaptılar ve iki Mısır tümenini bozguna uğrattılar. Hititlerin vurucu gücü büyüktü; çünkü arabalarının sayısı çoktu ve Mısır tapınaklarındaki tasvirlerde görüldüğü gibi her atlı arabada üç kişi yer alıyordu. Mısırlılarda ise bir arabada ancak iki kişi bulunuyordu. Ancak Muvatalli'nin isabetli planı ve maharetli operasyonu gerekli sonucu vermedi. Çünkü iki Mısır tümenini bozguna uğratan Hitit askerleri savaşın bittiğini sandıkları sırada güneyden hızla yetişen çok iyi yetiştirilmiş bir Mısır birliğinin ansızın saldırısına uğradılar ve savaş berabere bitti. Savaş her iki taraf için bir felaket oldu ancak bu durumdan Muvatalli kazançlı çıkmıştı. Mısır ile Barış Antlaşması Büyük kral olarak Hattuşili akıllı bir dış politika uyguladı. En büyük başarısı 10-15 yıllık bir yanılma ile, yaklaşık M.Ö.1270 sıralarında Mısır ile imzaladığını düşündüğümüz barış antlaşmasıdır. Bu antlaşma bir bakıma, Muvatalli'nin Kadeş'te elde ettiği zaferin Mısırlılarca kabul edilmesi demekti. Söz konusu antlaşmanın günümüze değin iki metni gelmiştir. Bunlardan biri Mısırlıların hazırladığı metnin Akkadca çevirisi olup Boğazköy'de, yani Hattuşa'da bulunmuştur; ötekisi ise bir gümüş tablet üzerine çivi yazısı ile ve o dönemlerin diplomatik dili olan Akkadça yazılan metnin Mısırcaya çevirisi olup, Ramasseum ve Karnak tapınaklarının duvarlarına kazılmıştır. Antlaşma bir saldırmazlık sözleşmesidir, ayrıca karşılıklı askeri yardım ve kaçak iadesi maddelerini içermektedir. Bu antlaşma iki büyük devlet arasında yapılan muahedelerin ilk örneğidir. Bu antlaşmanın adı: "Kadeş Antlaşması" idi. Hitit Devleti'nin Çöküşü Saray baş yazıcısının Şuppiluliuma'ya yaptığı bağlılık yemini dolayısıyla yazdıklarının açığa vurduğu gibi halk başkaldırmıştır. Buna dışarıdan gelen düşman eklenince, yarım bin yıldan beri süregelen bu büyük siyasi düzen birden çöküverdi. Çünkü karadan ve denizden gelen bu yeni düşman öyle anlaşılıyor ki gerçekten güçlü idi. Öyle ki o yalnız Troia'yı ve Hattuşa'yı yıkmadı, aynı düşman karadan ve denizden olmak üzere bütün Yakındoğu'ya ve Mısır'a saldırdı. Nil ülkesi bu büyük kavimler göçünün ancak son dalgası ile karşılaştı. Böyle olmakla birlikte, “kuzey kavimleri” bazen de “deniz kavimleri” diye adlandırdıkları bu düşmandan çok ürkmüşlerdi. Bu kavimlerin Anadolu'da ve Ortadoğu'da yaptıkları, yerine göre 200/400 yıllık bir karanlık dönemin ortaya çıkmasına neden oldu. Tarihte “Ege Göçü” olarak da anılan bu müthiş karışıklıklardan sonra Hellas, yani Yunanistan, Anadolu ve Suriye korkunç bir biçimde tahrip edilmiş olmalıdır. Çünkü sayılan bu ülkelerin önemli bölümleri 200/400 yıl boyunca sessiz bir karanlığa gömüldü. Bu arada en çok Orta Anadolu zarar gördü. Kızırlırmak dirseği içinde düzinelerce yerde yapılan kazılarda M.Ö. 1190-780 arasında yaklaşık 400 yıl boyunca hiçbir uygarlık izine rastlanmamaktadır. Uygarlık, özellikle yazma ve okuma, zenginlerin ve soyluların tekelinde idi, halk ise uygarlıktan yoksundu. Bu yüzden feodal beylikler ya da Hitit Büyük Krallığı gibi federatif devletler çözülünce, her tür uygarlık kareketi de onlarla birlikte ortadan kalktı. Bu hareket, M.Ö.1190 yılında Hitit Devleti'nin yıkılışına sebep oldu. Hitit Devleti'nin Dünya Tarihindeki Yeri ve Önemi Anadolu'nun ortasında yer alan Hitit Devleti dört bir yandan birçok devletçik tarafından çevrili bulunuyordu. Bu orta ve küçük boy krallıkların ve toplulukların başlıcaları şunlardır: Doğu Karadeniz Bölgesi'nde Kaşga, batı Akdeniz ve Paflagonya yöresinde Pala, Kuzeybatı Anadolu'da Çanakkale civarında Taruişa ve Viluişa, Batı Anadolu'nun ortalarında Assuva, Karia Bölgesi'nde Ahhiyava Krallığı, Güneybatı Anadolu'da Lukka, Güney Anadolu'da Kizzuvatna ve Arzava beylikleri, Göneydoğu'da Hurriler, Doğu Anadolu'da yerleri kesin olarak bilinmeyen bazı küçük beylikler yer alıyordu. Bu beylikler bazı dönemlerde örneğin Kadeş Savaşı sırasında yaklaşık M.Ö. 1285 tarihlerinde Hitit Devleti'ne bağlı olmakla birlikte genellikle bağımsız ya da yarı bağımsız krallıklardı. Böylece Hattuşa federatif bir devletin merkezi idi. Bugün Hititler adı ile andığımız Hind-Avrupa dil topluluğuna ait boylar M.Ö.2000 tarihlerinde Anadolu'ya gelmeye başlamışlar ve M.Ö.2000-1700 tarihleri arasında Hatti, Hurri, Kaşga gibi yerli beyliklerin yanısıra, yarı barış, yarı savaş içinde yaşadıktan sonra M.Ö.16.yüzyılın başlarında Eski Hitit Krallığı adı verdiğimiz devleti kurmuşlardır. Bu türde, uzun sürede yeni toprak edinme olgusu bize ondan tam 2000 yıl sonra olagelen türk göçünü anımsatmaktadır. Gerçekten M.S.9. yüzyılda İran ve Arap topraklarının çeşitli bölgelerine yerleşen ve 1071 tarihinde Anadolu'da antik çağdan kalma değişik kökenli beylikler ile birkaç yüzyıl yan yana dostluk için yaşadıktan sonra kurmuşlardır. Hititlerde Tarım ve Ticaret Yazılı kaynaklardan öğrendiğimize göre Hitit İmparatorluğu'nda halkın başlıca geçim kaynağı tarımdı. Bununla beraber yine tabletlerden edinilen bilgiye göre çeşitli mesleklerde çalışanlar olduğu gibi, ticaret yaparak zengin olanlar da az değildi. Ulaşım ve ticaret kağnılarda gördüğümüz disk şekilli dört tahta tekerlekli öküz arabaları ve özellikle eşekler ve katırlarla gerçekleştiriliyordu. Yolların bakımı saraya bağlı prenslikler ve beyliklerce yapılıyordu. IV.Hattuşili'nin bir mektubundan anlaşıldığına göre Hititler demir madenini topraktan çıkarmasını biliyor ve ondan çeşitli aletler ve mobilya yapabiliyorlardı ancak bu iş uzun zaman alıyordu. Gümüş çubuklar Hatti, Hitit Beylikleri Devri'nde olduğu gibi Hititlerde de alışveriş aracı, yani bir çeşit para olarak kullanılıyordu. Hurri Etkileri Mitoloji, din ve at yetiştirme alanlarında Hurri kültüründen yoğun biçimde etkilenmişler, Sümer ve Akkad uygarlıklarını belirli bir ölçüde de olsa Hurrilerin aracılığı ile tanımışlardır. İlk Hurri etkileri M.Ö.1450 tarihlerinde başlar ve Hattuşili III'ün eşi Puduhepa döneminde en belirgin biçimine ulaşır. En çarpıcı Hurri etkinliği, Hitit prenslerinin Hurrice adlar almaları ile ortaya çıkar. Hattuşili III'ün eşi Puduhepa Hurri kökenli olduğu gibi, prenseslerden daha birkaçının da Hurri sarayından alınan gelinlerden olmaları akla yakın gelmektedir. Buna karşın prenslerin hepsi doğal olarak hitit soyundandır. Özünde Hurri adlarının gözde olması, Hurri Uygarlığı'nın yüksek bir düzeyde bulunmasından kaynaklanıyordu. Ancak Hurrilere duyulan sevgi ve saygı büyük ölçüde politik çıkarlara bağlı idi. Çünkü Hurrilerin oturdukları birçok toprak Hitit egemenliğinde idi. Bu nedenle Hattilere uyguladıkları sevecen davranma politikasını Hurriler konusunda da kullanıyorlardı. Hititler yoğun biçimde Hatti, Mezopotamya ve Hurri etkileri altında kalmış oldukları halde ulusal kimliklerini yitirmemişler, tersine bütün bu esinlenmelerden yararlanarak özgün bir uygarlık yaratmışlardır. Birçok uygarlığın karışımından oluşan başarılı bir sentez yüzyıllar sonraki Anadolu'da bir daha gerçekleşmiştir. Gerçekten Türklerin 16.yy.'da Pers, Arap, Bizans ve eski Anadolu geleneği ile kendi Orta Asya özelliklerinden yararlanarak yarattıkları Osmanlı Uygarlığı da böyle başarılı ve özgün bir sentez örneğidir. Hititlerde İnsan Hakları Hitit Uygarlığı'nı Yakındoğu'daki komşularından ayıran en önemli özelliği, insan haklarına duyulan saygıda belirgin olmaktadır. Onur kırıcı cezalar, Assur kanunlarında görülen acımasız yargılar Hitit hukukuna yabancı idi. Assurluların uyguladığı düşman vücutlarının parçalanması, ateşle yakılması, esirlerin kazıklara oturtulması ya da derilerinin yüzülmesi, kesilmiş insan kafalarından piramitlerin oluşturulması çeşidinden davranışlar Hitit Ülkesi'nde söz konusu olamazdı. İşkencelerin yapılmış olduğunu gösteren tasvirlere Hitit sanatında rastlanmamaktadır. Kölelerin bile hakları güvence altında idi. Köleler özgür kadınlarla evlenebiliyorlar ve bu yüzden kadınlar özgürlük haklarını kaybetmiyorlardı. Ancak kölenin başlık parası ödemesi zorunlu bir koşuldu. Böyle bir evlilik bozulduğunda varlıklar ve çocuklar özgür vatandaşlar için öngörülen ilkelere göre paylaşılıyordu. Böylece varlık, kölelerin özgürlüğüne yol açıyordu. Hititlerde Kadın Hitit Uygarlığı'nın en ilginç özelliklerinden biri de Mezopotamya'da erkeklerin baskısı altında yaşayan kadının Hitit Ülkesi'nde sahip olduğu saygınlıkta görülmektedir. Kraliçelerin nerede ise krallar kadar haklara sahip olmalarından anlıyoruz ki Hititlerde erkek ve kadın eşdeğerde idi. Harem yalnız kral sarayında vardı; halk arasında ise çok kadınla evlilik (poligami) geleneği yoktu. Hitit Kralları ve İnsan Hakları Hititlerin en çarpıcı özelliklerinden biri, insan haklarına saygılı bir devlet kurmuş olmalarıdır. Hitit kralı devletin ve ordunun olduğu gibi din ve yargı işlerinin de başı idi. Yabancı devletlerle olan ilişkiler de onun buyruğu altında bulunuyordu. Federal bir devlet olan memleketin en mühim bölgelerinin idaresini yürütmek işini çocuklara yaptırırdı. Pankus (Soylular Kurulu) Hitit kralları devletin başına, Kral Telipinu'nun sağladığı tahta çıkma yasasına uygun olarak kalıtım (veraset) yolu ile çıkıyorlardı. Ancak her Hitit kralı, Yakındoğu'nun acımasız hükümdarlarının tersine, bir “primus inter pares”, yani “eşitler arasında birinci” idi. I.Hattuşili'nin (İ.Ö. 1660-1630) politik vasiyetnamesinde gördüğümüz gibi, soylular kralın yargısına bağlı değillerdi; tersine tartışmalı konular Pankus'ta (soylular kurulunda) ele alınır ve karara bağlanırdı. Telipinu (İ.Ö. 1535-1510) döneminde sağlanan ''tahta çıkma yasası''nda soylulardan hiçbirini öldüremeyeceği belirtilerek taht tartışmalarında kararın Pankus tarafından alınacağı, kötü işlere kalkışan kralın bunu başı ile ödeyeceği bildirilmektedir. Hitit Sarayındaki Yaşam Hakkında Bildiklerimiz Meşruti bir krallık hüviyeti taşımasına ve kralların tanrılarına bağlı, insan haklarına saygın olmalarına rağmen Hattuşaş sarayının zengin bir haremi ve heralde güzel cariyeleri vardı. Sedat Alp'in sosyal sınıf NAM.RA'lar araştırmasından, Hitit sarayındaki çeşitli yetkilere sahip protokol büyüklerinin Osmanlı sarayındaki yüksek rütbeli memurlar gibi yer aldığını görmekteyiz. Büyük Tapınak'ta sadece yarısı gün ışığına çıkan bir tabletten 208 kişiden 18'inin rahip, 29'unun tahta tabletlere yazı yazan katip, 35'inin kahin rahip, 10'unun Hurrili şarkıcı olduğunu öğreniyoruz. Hitit Kraliçeleri (Tavanannalar) Hitit sosyal yaşamının bir başka belirgin özelliğini kral eşlerinin sahip oldukları say
M.Ö. 1900 - 1200 yılları arasında Anadolu'da yaşamış ve büyük bir uygarlık kurmuş olan Hititlerin Doğudan gelip Anadolu toprakları üzerine yerleştikleri sanılmaktadır.
Hititler geçimlerini çoğunluk tarım ve hayvancılık yaparak sağlarlardı. Özellikle büyük baş hayvan yetiştirmekte pek ileri idiler. Hitit kadınlarının toplum içinde büyük bir yeri ve saygınlığı vardı.
Zengin demir madenine sahip oldukları için, demiri işlemeyi, demirden yararlanmayı iyi biliyorlardı. Demirden silahlar yaparlar, savaşlarda bu yeni ve düşmanlarca bilinmeyen silahlarla, üstünlük sağlarlardı.
Yapılan arkeolojik kazılarda HİTİTLERİN DEVRİNE ait pek çok pişmiş topraktan yapılmış;
Hititler'in Anadolu'ya göç tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. MÖ 2000 yıllarında Hint-Avrupa kavimlerinin doğuda Kafkasya üzerinden Anadolu'ya girdikleri en kabul gören tezlerdendir. Tezlerden bir diğeri Çanakkale Boğazı'ndan, bir başkası ise, Karadeniz'den geldikleri varsayımıdır. Yeni gelenler yerli Anadolu Hatti Beylikleri'ni egemenlikleri altına almışlar, kısmen politik ve askeri, bir dereceye kadar da ekonomik gücü ellerinde tutmuşlardır.
MÖ II.bin başlarında, Yukarı Mezopotamya'daki Assur şehrinin zengin tüccarlarının Anadolu ile yoğun bir ticari ilişkiye girmiş olduklarını görüyoruz Orta Anadolu'nun geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, "Karum" adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler.
Assurlu tüccarlarla birlikte gelişen bir başka ve çok önemli olgu ise, MÖ II. bin de Anadolu'da bilinmeyen fakat Mezopotamya'da MÖ 3000 yılından beri kullanılan çivi yazısının Anadolu'ya gelişidir. Böylece Anadolu tarihi çağlara girmektedir. Kilden yapılmış tabletler üzerine yazılan mektuplardan, Assurlu tüccarların Anadolu'ya kumaş, koku ve kalay madeni getirerek yerli krallara ve halka sattıklarını, karşılığında altın, gümüş ve bazı tunç malzeme aldıklarını öğreniyoruz.
Koloni Çağı'nı izleyen Eski Hitit (M.Ö. 18.yy.) ve Büyük Hitit Krallığı dönemleri sonunda, takriben 1200 yıllarında batıdan gelen ve Deniz Kavimleri diye adlandırılan toplulukların istilası ile Hitit İmparatorluğu son bulmuş ve Hititler yaşamlarına şehir beylikleri halinde devam etmişlerdir.
Başkentleri: Hattuşa
Anadolu'da ilk kez organize devlet kuran Hititleri'in başkenti olan Boğazköy (Hattuşa), dağlık-engebeli bir arazi kurulmuş olup Çorum,a uzaklığı 82 km'dir. Boğazköy'ün gerçek tarihi M.Ö. 1900'den az sonra başlar. Geç Hitit ve Asur belgelerinden öğrendiğimize göre Boğazköy; Hattuştu ve Pijusti adlı krallarla son bulan bir hanedanlığın merkezi idi. M.Ö. 19. ve 18. yy.'da Hitit öncesideki dönemde Boğazköy'de, Hattiler ve Asurlu tüccarlar da konaklamaktaydılar.
Şehirde Asurlu tüccarların ticaret yaptıkları "karum" denilen bir pazar yeri bulunmaktaydı. Boğazköy, M.Ö. 1200 yıllarına kadar Hititler'in başkenti olma özelliğini korumuştur. İlk Hitit kralı olarak Hattuşa'lı anlamına gelen Hattuşili'yi görüyoruz. Kentin asıl merkezini büyük kale teşkil eder. Büyük kalenin kuzeybatı yamacında Hitit İmparatorluk dönemine ait özel evler ile Büyük Mabed'in yer aldığı "aşağı şehir" bulunmaktadır.
Şehrin güney kısmını teşkil eden "yukarı şehir"; M.Ö. 13. yy kralları tarafından yapılmış sandık şeklindeki surlarla çevrilmiştir. Bu surda Kral Kapısı, Potern, Sfenskli Kapı, Aslanlı Kapı yer almaktadır. Yukarı şehir içinde Yenice kale ve Sarıkale tahkim edilmiş olarak yapılmıştır. Hitit Krallığı; M.Ö. 1200'deki Deniz Kavmi Göçleri sonunda Trak asıllı kavimlerin baskıları sonucu yıkılmış olup, dolayısıyla Boğazköy de başkent olma özelliğini kaybetmiştir. M.Ö. 750 yılında Friklerin yerleşimine sahne olmuştur.
Hellenistik çağda ise Boğazköy; büyükçe bir yerleşim alanı olmaktan öte gidememiştir. Bizans çağında da iskan edildikten sonra Boğazköy'e 18. yy.'da bugünkü sakinleri yerleşmiştir. Antik Hattuşa harabeleri ile Yazılıkaya Açık Hava Mabedi birer açık hava müzesi olarak önem taşımakta olup, ayrıca; Milli Park projesi kapsamına alınmış ve Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiştir.
COĞRAFYA
Küçük Asya'ya İ.Ö. 2. binyılın başlarında gelen Hititler egemenliklerini İ.Ö. 13. yüzyıl sonlarına kadar sürdürdü. Bu uygarlığa ait kalıntılar Anadolu'nun büyük bir kesimine yayılmış olmakla birlikte, günümüzde özellikle dikkat çekenler Boğazkale, Yazılıkaya, Alacahöyük ve Ortaköy gibi Hitit merkezleri.
Konya'nın Halkapınar ilçesine bağlı Aydınkent köyü yakınında İvriz Kaya Kabartması, Kayseri'nin Develi ilçesine bağlı Gümüşören köyündeki Fraktin Anıtı gibi Hatti kalıntılarının yanı sıra Gaziantep'in İslahiye ilçesindeki Zincirli Höyük, Karkamış, Adana'nın Kadirli ilçesindeki Karatepe gibi geç Hitit beyliklerine ait kalıntılar da görülmeye değer. Hitit kazılarındaki buluntuların büyük bir kısmının sergilendiği Ankara Anadolu medeniyetleri Müzesi, Hititlerin izini sürenlerin ilk durağı.
KÖKENLERİ
İndo-German kökenli Hititlerin tarih sahnesine çıkıp İsa'nın doğumundan 20 yüzyıl önce KüçükAsya topraklarında yaptığı işlerde, İsa'nın doğumunda 20 yüzyıl sonrasının insanları bizler için de ibret alınacak çok şey bulunur. Çünkü Hititolog Albrecht Götze'nin dediği gibi "Avrupalı ulusların kültür dünyasında görünmeleri Hititlerle başlar; bu da onların ilginçliğini daha da arttırmaktadır" Hititler kuzeydoğudan mı gelmişlerdi, yoksa kuzeybatıdan mı?
Bunu henüz kesinlikle öğrenemediğimiz gibi, geldikleri zaman asıl adlarının da ne olduğunu bilmiyoruz. Kuşkusuz birkaç bin kişiden fazla değildiler, fakat buranın yerli halkı Proto-Hatti'lerden daha gelişmiş ve daha becerikli oldukları hemen anlaşılıyor. Meydana çıktıkları andan itibaren siyasal yönetim ile askeri güç arasında çok ender dengesizlikleri var. Başka bir deyişle, öylesine güç kazanıyorlar ki, yayılmalarına karşı çıkmayı kimse göze alamıyor. Ayrıca siyasal açıdan büyük yetenek sahibi oldukları besbelli. Öyle ki, çiğneyip geçtikleri ulusları köle yapmıyorlar, aksine onları bir sadakat ilişkisi içinde eritmeyi başarıyorlar.
BOĞAZKÖY (HATTUŞAŞ)
Orta Anadolu'da küçük bir şehrin İ.Ö. 1700'lerde sonu gelmiş gibiydi. "Hattuş şehrini geceleyin yaptığım bir saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden iskan ederse Gökyüzünün Fırtına Tanrısının laneti üzerine olsun" Kuşşara şehri kralı Anitta bu dileğini bir tablet üzerine çiviyazısıyla yazdırdı. Ancak Hatti krallığı'nın ve başkenti Hattuş'un yerle bir edilişi üzerinden yüz yıl bile geçmeden, yine Kuşşara kökenli bir soylu, sonradan aldığı adıyla 1. Hattuşili, bu tehdidi kulak arkası yaparak burayı Hitit Krallığı'nın başkenti yaptı ve 400 yıldan uzun bir süre, antik dünyanın süper gücü olarak varlığını sürdürecek bir imparatorluğun merkezi haline getirdi.
1834'te Texier, Boğazköy harabelerini görmüş, Hattusas'ı tanımıştı, ve 1907'de Winckler Hattusas'ın Hitit İmparatorluğun başkenti olduğunu tanıtladı Medeniyetlerin yoğrulduğu bir kazandı Anadolu, Hattusha da tam ortasındaydı onun. Geçtiğimiz yüzyılda fark edildi, ancak yüzyılımızın başında Hitit başkenti olarak tanımlandı. Bugün, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirasları listesinde ve bu kazılar Anadolu'nun Karanlık Çağ'ını aydınlatmayı sürdürüyor.
ANADOLU'NUN DİLİ
Hattuşa'da bulunan belgeler, Anadolu'da aynı dönemde (İ.Ö. 2. bin yılda) Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçeden başka, yine aynı dil grubuna ait Luvi ve Pala dillerinin, ayrıca Hurrice, Hattice ve Akadca'nın yazı dili olarak kullanıldığını gösterir. Hepsi de çiviyazısıyla yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı bir başka yazı da Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıydı.
Mısır hiyerogliflerinden tamamen farklı olan bu biçimde heceler hatta kelimeler tek bir işaretle temsil edilebiliyordu. Hiyeroglif daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda tercih edilirdi ve büyük olasılıkla daha büyük kesim için anlaşılabilir nitelikteydi. Hititlerde okuryazarlığın yalnızca küçük bir gruba ait beceri olduğu kabul edilir. Çiviyazısını kralların bile okuyamadıkları, aldıkları mektupların sonunda yer alan ve yazıcıya hitap ettiği anlaşılan "sesli oku" ibaresinden anlaşılır.
BİN TANRILAR TOPRAĞI
Antikçağın pek çok toplumunda olduğu gibi Hiitlerin de çok tanrılı inanç sistemleri vardı. Yendikleri komşularının tanrılarını kızdırıp, gazaba uğramaktansa, armağan ve dualarlaonlara saygılarını dile getirip panteonlarına, yani kendi tanrıları arasına almayı gelenek haline getirmişlerdi. Bu da zamanla yabancı inançların Hitit dininde etkinlik kazanmasına sebep oldu. Hitit inancında, özellikle komşu Mitanni ülkesi halkı Hurrilerin etkisi önemli boyutlardaydı. Hatta bir dönem kendi tanrılarını bile Hurrice adlarla andılar.
Her şehrin bir baştanrısı, her kralın bir koruyucu tanrısı vardı. Ülkenin en büyük iki tanrısı Göklerin Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrıçası Hepat'dı. Bunlar bölgelere göre değişik isim alıyorlardıysa da, aynı tanrı-tanrıça esasına dayanan bir inanç tüm ülkede geçerliydi. Devletin en üst düzey yöneticisi, askeri önder ve yüksek yargıç olan Hitit kralları, aynı zamanda Fırtına Tanrısı'nın yeryüzündeki temsilcisi sayılır, öldüklerinde de tanrı katına yükselir.
KADEŞ SAVAŞI
Mısır'ın üstünlüğünü yeniden kurmakta olağanüstü atılımlara girişen II. Ramses ve eskiçağın bu en güçlü hükümdarının karşısına dikilmesi gereken de Muvattalis'ti. Yalnızca piyadelerin savaştığı dönemler, İ.Ö. 2000. binyılın ortalarında kalmıştı, çünkü artık savaş arabaları kullanılıyordu.
Mısırlıların hafif ve sürücü dışında yalnızca bir savaşçının binebileceği arabalarına karşı, Hititlerin daha ağır ve sürücü dışında iki savaşçı taşıyabilen arabaları vardı. Bu arabalar, Mısırkılarınkinden daha ağır olmakla beraber, üzerindeki savaşçı sayısı açısından orduya üstünlük sağlıyordu. Mısır kaynaklarına göre Kadeş savaşına giden Hitit ordusunda 3 bin 500 araba, ve 17 bin yaya asker bulunuyordu.
Hitit Hiyerogliflerinin Çözümü
|Arapça dersleri| Zamirler - Çekimli Fiiller
Derrida,Zamir: ismin yerini tutan marife isimdir.
Zamirler ikiye ayrılır sırayla bunları örnekler ile vermeye çalışaçağız.
1- Munfasıl Zamirler
2- Muttasıl Zamirler
1- Munfasıl Zamirler: Başka bir kelimeyle birleşmeyen zamirlerdir. Bu da ikiye ayrılır.
a- Merfu Munfasıl Zamir
b- Mansub Munfasıl Zamir
a- Merfu Munfasıl Zamir: Umumiyetle cümleye, söze kendisiyle başlanan zamirdir. انا = ene (ben), هو = huve (o), انت = ente (sen) انت زكى = ente zekiyyun=sen zekisinZamirler الظَّمَاءِرُ
أَنَا (ene) Ben
أنْتَ (ente) Sen (erkek)
انت (enti) sen (kadın)
هُوَ (huve) O (Erkek)
هِىَ (hiye) O (kadın)
أنْتُمَا (entüma) İkiniz
هُمَا (huma) İkisi
نَحْنُ (nahnu) Biz
أَنْتُمْ (entüm) Siz (erkek)
أََنْتُنَّ (entünne) Siz (kadın)
هُمْ (hum) Onlar (erkek)
هُنَّ (hünne) Onlar (kadın)
عِنْدِي (indii) Bende
عِنْدَكَ (indeke) Sende
عِنْدَهُ (indehu) Onda
عِنْدَنَا (indenaa) Bizde
عِنْدَكُمْ (indeküm) Sizde
عِنْدَهُمْ (indehüm) Onlarda
لِى (lii) Benim
لَكَ (leke) Senin
لَهُ (lehu) Onun
لَنَا (lena) Bizim
لَكُمْ (leküm) Sizin
لَهُمْ (lehüm) Onların
مِنِّي (minnii) Benden
مِنْكَ (minke)Senden
مِنْهُ (minhu) Ondan
إِليَّ (ileyye) Bana
إِلَيْكَ (ileyke)Sana
إِلَيْهِ (ileyhi) Ona
|Arapça Dersler| Mazi Fiil çekimi - Mazi Malum
Derrida,MAZİ FİİL Fiili Mazi iki kısımdır: a) Mazi Malum b) Mazi Meçhul MAZİ MALUM: Mazi malum üç şekil üzere bulunur: 1) فَعَلَ kalıbında gelir. كَتَبَ gibi. 2) فَعِلَ kalıbında gelir. عَلِمَ gibi. 3) فَعُلَ kalıbında gelir. كَبُرَ gibi. Üç şekli birbirinden ayıran ikinci harfin harekesidir. Birinci ve üçüncü harf üç şekilde de üstündür. Bir fiili mazi harekeli ise harekesine bakarak hangi kalıptan geldiğini anlarız. Eğer harekesi yoksa nasıl okunacağını sözlükten öğreniriz. جَمْعٌ Çoğul تَثْنِيَةٌ İkil مُفْرَدٌ Tekil كَتَبُوا كَتَبَا كَتَبَ مُذَكَّرٌ Eril غَائِبٌ كَتَبْنَ كَتَبَتَا كَتَبَتْ مُؤَنَّثٌ Dişil كَتَبْتُمْ كَتَبْتُمَا كَتَبْتَ مُذَكَّرٌ Eril مُخَاطَبٌ كَتَبْتُنَّ كَتَبْتُمَا كَتَبْتِ مُؤَنَّثٌ Dişil كَتَبْنَا كَتَبْتُ مُتَكَلِّمٌ جَمْعٌ Çoğul تَثْنِيَةٌ İkil مُفْرَدٌ Tekil ضَرَبُوا ضَرَبَا ضَرَبَ مُذَكَّرٌ Eril غَائِبٌ ضَرَبْنَ ضَرَبَتَا ضَرَبَتْ مُؤَنَّثٌ Dişil ضَرَبْتُمْ ضَرَبْتُمَا ضَرَبْتَ مُذَكَّرٌ Eril مُخَاطَبٌ ضَرَبْتُنَّ ضَرَبْتُمَا ضَرَبْتِ مُؤَنَّثٌ Dişil ضَرَبْنَا ضَرَبْتُ مُتَكَلِّمٌ
